İş Hukuku Avukatı Mersin

İŞ HUKUKU ALANINDA AÇILAN DAVALAR VE DAVAYA KONU ALACAK KALEMLERİ:
KIDEM TAZMİNATI ALACAĞI: İşçinin çeşitli sebeplerle işyerinden ayrılırken patron tarafından iş yasası uyarınca işçiye vermiş olduğu bir tazminat türüdür. Kendi isteğiyle işten ayrılan işçi kıdem tazminatına hak kazanamaz .Kıdem tazminatı brüt fiyat üzerinden hesaplanır. Sadece damga vergisi kesintisi yapılır. (Gelir Vergisi Yasayı Madde 25/7 (2320 sayılı Yasanın 2’nci maddesiyle değişen bent uyarınca ) Kıdem tazminatı’nın mevzubahis olabilmesi için işçinin çalışma müddetinin tam bir senesi doldurmuş olması gerekir.

İHBAR TAZMİNATI ALACAĞI: Müddeti belirli olmayan daimi hizmet akitlerinin İş Yasasının 13. maddesinde belirtilen asallara uyulmadan bittirilmesi halinde işi terk eden işçi veyahut işçinin işine son veren patron aynı maddede belirtilen bildirim önellerine (iş akdinin feshedileceğinin belli bir müddet evvelce bildirilmesi) ait ücret meblağında tazminat ödemekle yükümlüdür. Bu şekilde ödenecek tazminat uygulamada “İHBAR TAZMİNATI’ olarak adlandırılmaktadır

HİZMET TESPİTİ DAVASI: Sigorta bildirimi yapılmadan çalışan işçilerin, sigortasız geçen bu sürelerini sigortalı hale getirebilmek için görevli ve yetkili İş Mahkemelerinde, İş Mahkemesi bulunmayan yerlerde Asliye Hukuk Mahkemeleri aracılığıyla açtıkları davalara hizmet tespit davası denir. Tespit davasının açılması için olmazsa olmaz koşullar şunlardır:
a- Sigortasız çalışma,
b- Çalışmanın müesseseye bildirilmemiş veya müessesece tespit etmemiş olması,
c- 5 sene içinde dava açılması.

İŞE İADE DAVASI: 4857 sayılı İş Yasayı’nun 20. maddesinde, geçerli bir neden bulunmadan veya sebep gösterilmeden yapılan fesihlerin geçersiz kabul edileceği yasa maddesi haline getirilmiştir. Böylelikle iş ilişkisinin sürekliliği ve istikrarı sağlanmaya çalışılmıştır. Aynı İş Kanunu’nun 18, 19, 20, 21, 22 ve 29. maddeleri ile işverenin ferdi ve toplu işçi çıkarması halleri sınırlandırılmış ve kaidelere bağlanmıştır. Ayrı olarak İş Kanunu madde 116 uyarınca, İş Kanunu’nun 18, 19, 20, 21 ve 29. maddeleri, 5953 sayılı Medya İş Kanunu’na kıyas yoluyla uygulanacaktır. Bu vaziyette, Medya İş Kanunu kapsamına giren basın mensupları de iş teminatından yararlanabilir hale getirilmişlerdir. Ancak tüm bu pozitif tertip etmelere karşın, Deniz İş Yasayı ve Borçlar Yasayı dahilinde kalan ve iş sözleşmesi ile çalışan işçiler iş teminatından yararlanamamaktadır.

İŞE İADE DAVASINDA DAVA AÇMA MÜDDETİ NEDİR? 
İş K. m. 20/1 uyarınca, iş sözleşmesi feshedilen işçi, geçersiz olduğunu düşündüğü fesih bildiriminin tebliğinden itibaren BİR AY içinde işe iade davası açmalıdır.

İŞE İADE DAVASININ NETİCELERİ NELERDİR?İş sözleşmesi patron tarafından sebep gösterilmeden veyahut geçersiz sebeple feshedilen işçi, açmış olduğu işe iade davasını kazandıktan sonra, geçersiz sayılan fesih hasebiyle, boşta geçen müddete ait fiyatını ve diğer haklarını isteme hakkına sahip olur..

İş K. m. 21 uyarınca, feshin geçersizliğine karar verilmesi vaziyetinde patron işçinin müracaatını tebliğ aldıktan itibaren işçiyi bir ay içinde işe başlatmak zorundadır. Patron bu müddet içinde işçiyi işe başlatmazsa mahkeme tarafından belirlenen tazminatı ödemekle yükümlü olacaktır.

FİYAT – FAZLA MESAİ – YILLIK DESTUR – HAFTA TATİLİ – BAYRAM TATİLİ ALACAKLARINA AİT AÇILAN ALACAK DAVASI :
İşçi emeğinin karşılığı olan FİYAT işçi için en ehemmiyetli hak, patron için de en ehemmiyetli borçtur. İş yasası 32/4 maddesinde işçi fiyatının en geç ayda bir ödeneceği belirtilmiştir. Yeniden fiyatın vaktinde veyahut hiç ödenmemesi vaziyetinde işçinin iş akdini tek taraflı olarak feshetme hakkı doğmaktadır.

Bunun gibi işçinin fiyatına ek olarak fazla mesailerinin, yıllık destur fiyatlarının, bayram ve haftalık tatil fiyatlarının ödenmemesi halinde işçi iş akdini feshedip tüm bu alacaklarının tahsili için İş Mahkemesinde dava açabilir.

KÖTÜNİYET TAZMİNATINA AİT DAVA: İş teminatının uygulanma alanı dışında kalan işçilerin iş sözleşmesinin, patron tarafından fesih hakkının kötüye kullanılarak bittirildiğinde , patron işçiye bildirim (ihbar) müddetinin üç katı meblağında tazminat ödemek zorundadır. Uygulamada bu tazminatın isimi Kötü Niyet Tazminatı olarak geçmektedir. Bu tazminat hakkı, iş teminatı kapsamı dışında kalan işçilerin iş sözleşmelerinin, patron tarafından kötü niyetli olarak feshedilmesini, daha doğrusu patronun fesih hakkını kötüye kullanmasını önlemek için getirilmiştir. Sözgelişi, kendisi ile ilgili bir yakıntıda bulunduğu veya kendisi aleyhinde dava açtığı ya da başka bir davada şahitlik yaptığı için işveren işçiyi işten çıkarmışsa burada kötü niyetli sayılacaktır.

ÇALIŞMA DOKÜMANI TAZMINATI: İşten ayrılan işçiye, işveren tarafından çalışma dokümanı verilmesi gerekmektedir. Burada işten ayrılmanın ne şekilde olduğunun bir ehemmiyeti olmayıp, istifa da etse, işten de çıkartılsa çalışma dokümanı verilmelidir. Çalışma dokümanında, işin çeşidinin ne olduğu ve süresi belirtilmelidir .Çalışma dokümanını tertip eden İş Kanunu’nun 28. maddesine göre, çalışma dokümanının zamanında verilmemesinden veya dokümanda doğru olmayan bilgiler bulunmasından zarar gören işçi ya da işçiyi işine alan yeni işveren, daha önceki işverenden tazminat isteyebilir.

İş Kanunu’nun 99/C maddesine göre, İş Kanunu’nun 28’inci maddesine ters olarak çalışma dokümanı tertip etme yükümlülüğüne aykırı davranan veya bu dokümana gerçeğe aykırı bilgi yazan işveren veya işveren vekiline bu vaziyetteki her işçi için 2014 yılında 122 TL para cezası verilecektir.

SENDİKAL TAZMİNAT DAVASI: 6536 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş sözleşmesi kanununun 25 inci maddesinde; İşverenin, sendikaya aza olan işçilerle sendika üyesi olmayan işçiler veya ayrı sendikalara üye olan işçiler arasında, çalışma koşulları veya çalıştırmaya bitirilmesi itibariyle rastgele bir ayrım yapamayacağı belirtilmiş , işverenin fesih (işten çıkarma) dışında yukarıdaki fıkralara aykırı hareket etmesi hâlinde işçinin bir yıllık ücreti meblağından az olmamak üzere tazminata hükmedileceği belirtilmiş ve belirtilen hal ve vaziyetler nedeniyle işçinin İş Mahkemesine dava açması ve haklılığının ortaya çıkması halinde, mahkeme işverenin işçiye bir yıllık ücreti meblağından az olmamak üzere tazminat ödemesine karar verir ki bu tazminata sendikal tazminat denir.

İŞ KAZASI NEDENİYLE AÇILACAK OLAN PARASAL – İÇSEL TAZMİNAT DAVALARI:
PARASAL TAZMİNAT Davası (İş kazası nedeniyle): İş kazası geçiren işçi, ruhen ve/veya bedenen zarara uğramış olabilir. İşte ruhen ve/veya bedenen zarar gören işçinin bu zararını gidermesi yerine Türk Borçlar Kanunu gereğince dava açma hakkı bulunmaktadır. Türk Borçlar Kanunu’nun 51 ve devamında tertip eden haksız fiil neticesinde tazminat maddelerine göre iş kazası geçiren işçi cismani zarar halinde zararının giderilmesini isteyebilecektir. Bunun yanı sıra ölüm ve bedensel zararlarda zarara uğrayan işçi kimi giderlerin karşılanmasını isteyebilecektir. Ölüm ve bedensel zarar halinde iş kazası geçiren işçi veya can veren işçinin yakınlarının parasal tazminata konu olan alacak hakları doğmaktadır..

İş kazası geçiren işçi, ilk olarak iş gücü kaybına uğramışsa , bunu isteyecektir. Ancak iş kazası ve sonrasındaki süreçte kendisine bağlanan aylıklar bir nebze zararını karşılasa da kişinin çalışamamasından kaynaklı yaşayacağı parasal ve içsel zararın tamamını kapatması olası olmayacaktır. Hal böyleyken en ehemmiyetli husus, işçinin çalışma gücünün azalmasından veya yitirilmesinden dolayı uğrayacağı zararlardır. Bu zararlar gerek parasal gerekse içsel olacağından , alınacak raporlar ve toplanan kanıtlar doğrultusunda zararın giderilmesi sağlanmalıdır. Burada savsaklamaması şart olan en ehemmiyetli husus kazanın oluştuğu andan itiaberen tüm kanıtların sıhhatli bir şekilde toplanmasını sağlamak olacaktır.

MANEVİ TAZMİNAT Davası (İş kazası nedeniyle): İş kazası nedeniyle bedensel bütünlüğünün yaralanması vaziyetinde, olayın özellikleri göz önünde tutularak, zarar görene uygun bir miktar paranın ödenmesi kabul edilmiş ayrı olarak ağır bedensel zarar veya ölüm halinde de zarar görenin veya can verenin yakınlarının da manevi tazminat isteyebileceği Türk Borçlar Kanununda bulunmuştur.

İş kazası nedeniyle, direk doğruya cismani zarara maruz kalan kişinin, eş ve çocuklarının tinsel sıhhati ağır şekilde bozularak şok geçirip rehabilitasyon olmak zorunda kalmaları vaziyetinde illiyet bağı gerçekleşmiş sayılacağından Borçlar Kanunu’nun 47. maddesine dayanarak manevi tazminat isteyebileceği açıktır.

DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI (İş kazası hasebiyle): Destekten yoksun kalma tazminatı, iş kazası neticesinde ölüm hadisesinin gerçekleştiği vakit ortaya çıkacak tazminat türüdür. Nitekim bu tür tazminatın tabiatı gereği, iş kazası veya meslek hastalığı neticesinde bir ölüm olmalı, can veren işçinin yakınlarının bu şahsın desteğinden yoksun kalacak olmaları gerekmektedir. Sahiden de işçinin iş kazası neticesinde can vermesi halinde ; işçinin varsa eşi, çocukları ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler, işçinin desteğinden yoksun kalacaklar ve parasal açıdan kayba uğrayacaklar. Destekten yoksun kalma tazminatında asal konu , can veren şahsın yaşamaya devam etmesi halinde alakalılara desteğe devam edecek olmasıdır. Bu doğrultuda destekten yoksun kalma tazminatına hükmedilebilmesi için şu iki koşulun gerçekleşmesi gerekmektedir :

Ölen işçi, sıhhatinde destekten yoksun kalacağını iddia eden kişilere bakacak güçte olmalı
Tazminat isteyenler , can veren işçinin yardımına muhtaç olmalı
İş Kazası Hasebiyle Açılacak Tazminat Davalarında Zamanaşımı : İş kazası hasebiyle açılacak maddi ve manevi tazminat davalarında zamanaşımı genel kararlara göre analiz edecektir. Zamanaşımı, iş kazasının gerçekleştiği günden itibaren 2 yıl ve herhalde 10 yıldır. Bu sürelerin bitmesiyle beraber iş kazasına bağlı olarak yapılacak tazminat talepleri zamanaşımına uğrayacaktır.

İş Kazası Neticesinde Açılacak Davalarda Avukatın Ehemmiyeti : İş kazası geçiren işçinin, iş kazası sonrasındaki süreci iyi irdelemesi ve adli açıdan eksiksiz bir çalışma gerçekleştirmesi gerekmektedir. Olayın sıcaklığı ya da yaşanan kazanın vehametinin büyüklüğü nedeniyle olayla ilgilenmenin zor olduğu vaziyetlerde kanıtların toplanması kişilerce savsaklayabilir. İşbu nedenle bu tür işlemlerin profesyonel bir çalışma gerektirmesi, iş kazası sürecinin müesseseler arası alışverişlerde ehemmiyetli bir bulunması ve bir hayli müesseseyle etkileşimi beraberinde barındırması avukatın ehemmiyetini ortaya çıkarır. İşbu nedenlerle İş kazası neticesinde açılacak maddi tazminat ve manevi tazminat davalarında Hukuk Büromuz ile çalışılması ve hukuki yardım talebinde bulunulması için vekaletname bilgilerimizi aktarmaktayız :

Miras Hukuku Avukatı Mersin

Kalıt hukuku alanında;
Kalıtçılık vesikasının (Veraset İlamının) alınması
İzale-i şuyu davaları
Terekede ihtiyati önlemler
Kalıt şirketine mümessil atanmasına ait davalar
Kalıtçılık vesikasının iptali davaları
Kalıtta defter tutulması
Vasiyetnamenin iptali davaları
Kalıtta iade davaları
Kalıt sözleşmeleri
Vasiyetname tertip etmeleri
Taksim sözleşmeleri 

CEZA HUKUKU AVUKATI MERSİN

İsteyerek Öldürme Suçu
Taksirle Öldürme Suçu
İsteyerek Yaralama Suçu
Taksirle Yaralama Suçu
Tehdit Suçu
Şantaj Suçu
Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçu
İnanç, Düşünce ve Kanı Hürriyetinin Kullanılmasını Engelleme Suçu
Konut Dokunulmazlığının İhlali Suçu
İş ve Çalışma Hürriyetinin İhlali Suçu
Sendikal Hakların Kullanılmasının Engellenmesi
Haksız Arama Suçu
Ayrımcılık Suçu
Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma Suçu
Hakaret Suçu
Yağma Suçu
Mala Zarar Verme Suçu
Uyuşturucu veya İkazcı Madde İmal ve Ticareti Suçu
Kullanmak için Uyuşturucu veya İkazcı Madde Satın Alma, Kabul Etme veya Bulundurma Suçu
Resmi Dokümanda Düzmececilik Suçu
Damgada Düzmececilik Suçu
Özel Dokümanda Düzmececilik Suçu
Suç İşlemek Emeliyle Örgüt Kurma Suçu
Çocuğun Kaçırılması ve Alıkonulması Suçu
Zimmet Suçu
İrtikap Suçu
Rüşvet Suçu
Görevi Kötüye Kullanma Suçu
Görevi Yaptırmamak için Direnme Suçu
İftira Suçu
Yalan Şahitlik Suçu
Suç Kanıtlarını Yok Etme, Gizleme veya Değiştirme Suçu
Suçtan Meydana gelen Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu
Siyasal veya Askeri Casusluk Suçu

alanlarında ve diğer özel ceza yasalarındaki suç tiplerine ait alanlarda müvekkillerine etkin adli danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktadır. Bilhassa bu alanlara ait tahkikat işlemleri müddetince karşılaşılabilecek gözaltı, gözaltına alınma, gözlem altına alınma, ifade alma, arama, el koyma, teknik araçlarla izlenme, iletişim tespiti ve kayda alınması işlemlerinin adli denetimi ve değerlendirilmesi, bu işlemler neticesinde verilen kararlara karşı yapılacak itirazlar, bu süreçte ihtiyaç duyulan tüm adli bilgi ve desteğin verilmesi hususlarında deneyim ve titiz çalışma disiplini ile müvekkillerimize her türlü adli desteği sağlamaktayız

AİLE HUKUKU AVUKATI MERSİN

BOŞANMA DAVASI AÇILIRKEN YAPILMASI GEREKENLER ;
İlk olarak dava açmak isteyenlere tavsiyemiz, dava evresinde ve dava sonrasında uğrayacağınız hak kayıplarını önlemek emeliyle kesinlikle bir avukatın yardımına müracaat etmeniz. Bu yardım yazılı olabileceği gibi sözlü olarak da istenebilir. Alınacak yardım neticesinde tüm taleplerinizi bir arzuhal haline getirip tarafların son 6 ay beraber yaşadıkları yerdeki veyahut taraflardan birinin ikametgahlarının bulunduğu yer Aile Mahkemesi’ne müracaat edilir.

Bu izahlar ANLAŞMALI BOŞANMA DAVASI İÇİN KISMEN GEÇERLİDİR. ÇÜNKÜ TARAFLARIN ANLAŞMALI BOŞANMA DAVASI AÇMASI VAZİYETİNDE BELİRLEDİKLERİ RASTGELE BİR YERDEKİ AİLE MAHKEMESİNE DE MÜRACAAT ETMELERİ OLASIDIR. 

Bir diğer husus ise dava arzuhalinin muhtevasıdır. Bilinenin aksine yalnızca ‘boşanmak istiyorum’ demek boşanma davasında yeterli değildir. Evvela kusurlu eşin dava açma hakkı bulunmadığından olası mevki bu evliliğin bitmesinde kusuru olmayan tarafın dava açması gerekmektedir. Tabi bu kusurun göreceli oluşu ve de kimse bir evlilikte kendini kusurlu görmeyeceği için, kusuru diğerine göre daha az olan taraf ta dava açabilmektedir. Ancak dava iddialardan oluşacağından illa ki bu iddiaların kanıtı gerekecektir. Bunun için de ilk paragrafta belirttiğimiz gibi kişilerin kanıtlarını toplama ve sunma hususunda mutlaka bir avukata müracaat etmeleri faydalarına olacaktır. Tabi ki şahıslar avukat tutmadan da davalarını açıp, yürütebilirler ancak karşılaştığımız pek çok davadan edindiğimiz deneyim şudur ki; hukukta bir işlemin yapılması, dilekçelerin sunulması için net müddetlerin kaçırılması halinde , yapılacak hiçbir şey kalmadığında, istenecek yardımın da bir yararı olmayacağıdır. Pek çok kişi dava açarken almadığı yardımı dava mertebesinde istediğinde , kaçırmış olduğu müddetlerden kaynaklı olarak hak kaybına uğramaktadır.

BOŞANMA DAVASI HANGİ NEDENLERLE AÇILIR:

1-) ANLAŞMALI BOŞANMA: Kimse izdivaç ederken boşanmak için izdivaç etmez. Ancak evlilik birliğinin tamamiyle sonlanması hususunda artık hem fikir olunmuşsa , bir çok insan , izdivaç ederken gösterdikleri saygıyı boşanırken de gösterebilmektedirler. Bu da anlaşmalı boşanma müessesenini doğurmuştur. Ortak çocukları varsa onların velayetinden tutun da , sahip oldukları menkul, gayrimenkul ve araçların paylaşımına, nafaka, tazminat konularına kadar her konuda anlaştıklarını gösterir bir protokol tertip ederek tek celsede boşanabilmektedirler. Elbette ki bir çok insan bu şekilde boşanma yolunu seçerek, yıpranmadan ve hırpalamadan boşanmayı muvaffak olabilmektedir. Ancak yaşanılan olayların boyutları gereği anlaşma tabanı yakalayamayanlar da çekişmeli boşanma davası açarak taleplerini ifade etmektedirler.

2-)GENEL BOŞANMA ( ŞİDDETLİ GEÇİMSİZLİK) : Ülkemizde açılan boşanma davalarının içerisinde en çok kullanılan gerekçedir. Zira yaşanılan meselelerin kaynağı ne olursa olsun neticede oluşan ŞİDDETLİ GEÇİMSİZLİK olduğundan, dava konusu bölümüne yazılan hep bu gerekçe olmaktadır. Bu davada davayı açan kişi, evliliğin bitmesinde karşı tarafın kusurlu olduğunu şahit ve diğer kanıtlarla kanıtlamak zorundadır.

3-) ÖZEL BOŞANMA SEBEPLERİ: Anlaşmalı boşanma ve şiddetli geçimsizliğe dayalı boşanma davalarının dışında bir de özel boşanma sebepleri vardır. Bunlar da Bunla da altı aydan fazla sürmüş terk, akıl hastalığı, cana kast ve fena muamele, onur kırıcı davranış, zina, suç işlemek ve itibarsız hayattır. Ancak genel anlamda gerekçe olarak gösterilen nedenlerden sayılmaz. Zira pek çok mesele genel bir kapsam olan şiddetli geçimsizlik başlığı altında toplandığından daha çok boşanma davalarında davanın konusu olarak şiddetli geçimsiz sebebiyle açılan boşanma davası gösterilir.

KENDİSİNE DAVA AÇILAN EŞ BOŞANMAYI İSTEMİYORSA BU DAVAYI NASIL ETKİLER? 
Eşlerden birinin boşanmak istememesinin sebebi, ihtiyaç duyulan parasal gücü olmaması, karşı tarafa bedel ödetmek istemesi, alacaklarını alma yolunda bunu bir araç olarak görüp davayı uzatmak istemesi olabilir. Veyahut sahiden eşini seviyor ve evliliğinin bitmesini istemiyor da olabilir. Ancak davayı açan taraf bu konuda kararlı ise ve evliliğin bitmesine kapı aralayacak olayların müsebbibi karşı taraf ise ve bunu kanıtlarsa , diğer eşin kabulü olmaksızın dava sonuçlanır. Tarafların aile nüfus tablosu, şahit beyanları, ihtiyaç duyulan görüldüğü takdirde mahkeme psikoloğunun tarafları dinleyerek hazırlamış olduğu rapor mahkemeye sunulup dosya bitirdiğinde, hakim için aydınlatılması şart olan rastgele bir konu kalmadığında hakim kararını verir; ya davayı kabul eder ya da reddeder.

BOŞANMA DAVASINDA ORTAK ÇOCUĞUN YA DA ÇOCUKLARIN VELAYETİ KİME BIRAKILIR? 
Velayet ile ilgili hakim öncelikli olarak çocuğun menfaatini düşünür. Tarafların vaziyetlerini göz önünde bulundurur. Lakin şayet çocuğun yaşı çok küçükse ve anne bakımına muhtaç vaziyette ise genel olarak anneye bırakılması asalı gözetilir. Ancak münferit vaziyetlerde yaşanan farklılıklar nedeniyle başka bir deyişle annenin bakamayacağına kesin olarak kanı getirilse çocuk babaya da verilebilir. Kimi vaziyetlerde sözgelişi annenin akıl hastalığı ya da iffetsiz bir hayat sürmesi gibi vaziyetlerde velayet babaya bırakılabilir. Elbette bu konuda kesin yargılara varmak yanlış olacaktır. Her dava değişik hayatlar ve farklı olguları içerir. Ayrı olarak çocuğun kendisini dile getirebilecek bir yaşta olması halinde mahkemece görevlendirilecek pedagogun çocukla yaptığı müzakere neticesinde hazırlayacağı rapor da velayetin kimde kalacağı hususunda yol gösterecektir. Bu yüzden her münferit olayı kendi koşullarına göre değerlendirmek gerekir ki hakimler de bu şekilde değerlendirerek neticeye varırlar.

İş mahkemesi hakkında bilgilendirme yazısı

İş Yasanını uyarınca; işçilerle patron veya patronun vekilleri arasında iş akdinden veya iş yasanına dayanan her türlü hak iddiasından doğan adli anlaşmazlıklara iş mahkemeleri bakar. Kısaca işçi ve işveren arasındaki iş sözleşmesi başka bir deyişle hizmet akdi veya iş yasanından doğan hak ve alacaklarla alakalı davalar iş mahkemesinde açılır.

İş Mahkemesine Nasıl Dava Açılır?

İş yasanına göre işçi sayılan kimseler ve işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş yasanına dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarını çözmek ile görevli olarak gerek görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur.

İş mahkemelerinde açılan her dava, açıldığı tarihte dava olunanın Türk Uygar Yasayı uyarınca ikametgahı olan yer mahkemesinde bakılabileceği gibi, işçinin işini yaptığı işyeri için yetkili mahkemede de bakılabilir.

İş mahkemelerinde şifahi yargılama usulü uygulanır. İlk seansta mahkeme tarafları anlaşmaya teşvik eder. Uzlaşamadıkları ve taraflar veya vekillerinden birisi gelmediği takdirde yargılamaya devam edilerek asal ile ilgili karar verilir.

İş Davası Avukatı Mersin

İş mahkemelerince verilen son kararlara karşı istinaf yoluna müracaat edilebilir. Şu kadar ki, para ile değerlendirilemeyen dava ve işler hakkındaki kararlar hariç, miktar veya değeri bin lirayı geçmeyen davalar hakkındaki nihai kararlar nettir. dipnot: Mersin ‘de iş davası avukatı  konusunda bu yazıyı okumaya devam edin.

İstinaf yoluna müracaat etme müddeti, karar yüze karşı verilmişse nihai kararın taraflara tefhimi, yokluklarında verilmiş ise tebliği tarihinden itibaren sekiz gündür.

Bir hizmet sözleşmesine dayanarak rastgele bir işte fiyat karşılığı çalışan kişiye işçi; işçi çalıştıran tüzel veya gerçek kişiye patron; işin yapıldığı yere işyeri denir.

İş Mahkemeleri Yasayı’nda açıklık bulunmayan hallerde Hukuk Muhakemeleri Yasayı kararları uygulanır.

İstisnalar dışında kalan bütün işyerlerinde; bu işyerinin patronları ile patron vekillerine ve işçilerine, faaliyet konularına bakılmaksızın İş Yasayı uygulanır.

İş yasanına göre işçi sayılan kimselerle patron veya patron vekilleri arasında “İş Sözleşmesi’nden” veya İş Yasayı’na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözüm yeri İş Mahkemesi’dir.

İş mahkemeleri tek hâkimlidir. Büyük şehirlerde Bağımsız İş Mahkemeleri vardır. Olmayan yerlerde ise Asliye Hukuk Mahkemesi görevlendirilir.

ADALET-YARGI ve GÜVEN ÜÇGENİ

ADALET-YARGI ve GÜVEN ÜÇGENİ

Adalet, hakkı gözetmek ve eşit şekilde yerine getirmek, hukuk kaidelerine uymak şeklinde tanımlanmaktadır.

Hukuk, belirli bir vakitte belirli bir toplumdaki ilişkileri tertip eden ve uyulması devlet zoruna bağlanmış kaideler bütünüdür. Sözcük manasıyla hakların bütünüdür.

Yargı, egemenlik veya devlet hesabına hukuku açıklayan ve ona müracaat eden mahkemeler düzenidir.

Adalet ve hukuk, birbirinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe girmiş kavramlardır.

Adalet, vakit içerisinde değişik şekillerde açıklansa ve tartışmalı bir alan olsa da, insanlığın var oluşundan bu yana hep ehemmiyetini savunmuştur. Adalet insan hayatında öylesine büyük bir değer ki, Konfüçyüs, onu bir kutup yıldızı gibi görür ve her şeyin onun çevreninde döndüğünü vurgular.

Çağlar değiştikçe ve dünya uygarlaşmaya doğru adım attıkça hukuk kavramı hayattaki yerini almıştır. Hukuk, ilk vakitlerde güçlünün/egemenin lütfu şeklinde uygulanmıştır. Diğer anlatımla, adalet, bir takım vakit otorite sahibi aile, aşiret veya klan reisinin vicdanına kalmış iken, bir takım vakit firavunun, kralın takdiri ile sınırlanmıştır.

Giderek, iktidar sahiplerinin hukuka ters işlem ve eylemlerinin durdurulması emeliyle, adalet ve hukuk kavramlarından ayrı ve tamamiyle bağımsız bir uzva gereksinim duyulması neticesi yargı ortaya çıkmış, adalet, hukuk uygulayıcıları olan yargı üyeleri eliyle sağlanmaya başlanmıştır.

Yargı kuruluşlarının varlığı bile artık yeterli ölçü kabul edilmemekte, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri benimsendiği ölçüde, hukuk devletinden söz edilmektedir.

Gerek yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkelerinin, gerekse hukuk devletinin son hedefi adaleti sağlamak, diğer bir söylemle insanların arayışı olan adaletli yargılamayı yapmaktır.

Yargılama nihayetinde adil bir karar verilmiş olması da yeterli değildir. Adaletli davranıldığı, diğer bir ifadeyle adil karar verildiği inancı, en az adil karar vermek kadar ehemmiyetlidir. Çünkü uygulayıcının yargısı, ne kadar insanların yüreğindeki yargıyla uyum sağlarsa, o kadar adil olacaktır. Diğer anlatımla, o derece yargıya güven duyulacaktır.

Ülkemizde adalete bakış ne yazık ki her geçen gün biraz daha karamsar bir tablo yansıtmaktadır. Adalete olan inanç, duyulan güven gittikçe zayıflamaktadır.

29-30 Nisan 2016 tarihli Beynelmilel Arabuluculuk Sempozyumu’nda konuşan Yargıtay başkanı, yargıya duyulan güvenin yüzde 70’lerden yüzde 30’lara düştüğünü söylemiştir.

Günümüzde yayınlanan bir kamuoyu araştırması ise, yargıya güvenmeyenlerin oranının yüzde 97,1 olduğunu göstermiştir. Diğer bir anlatımla yargıya güven oranı yüzde 2,9’a düşmüştür.

Yargıya böylesine düşük bir güven, ülkeyi hukuk devleti olmaktan uzaklaştırmaktadır. Bunda, yargılamanın usul ve hukuka uygun yapılmaması, incelemenin insanları tatmin etmemesi, hem de inceleme yapılmadan sathi bir değerlendirmeyle kanaat edilmesi büyük rol oynamaktadır.

Lacordaire’nin sözünü uyarlamak gerekirse, yargıya olan güvensizlik gitgide ülkeyi zayıflatır ve hatta çökme eşiğine dahi getirebilir.

Tüm davalarda ehemmiyetli olmakla beraber, bilhassa ağır ceza davalarında verilen cezanın yüksekliği, adaletli karar verilmesini daha da ehemmiyetli kılmaktadır. Güven ve inancın sağlanmasında, yük, sadece yargıçlara değil, Cumhuriyet savcısı ve avukatlara da düşmektedir. Başta ağır ceza avukatı olarak çalışan, bir diğer anlatımla, ağır cezalık dava takip eden avukatların kesinlikle karara katkı sağlaması gerekmektedir. Çünkü bir avukat, mahkeme ile taraflar arasında bir köprü konumundadır. İlk dereceli mahkemeler yanında, üst dereceli mahkemelerde ağır ceza avukatlığı daha da büyük ehemmiyet taşımaktadır. Bu doğrultuda, çok iyi hazırlanmak, mahkemeyi teferruatlı incelemeye yönlendirmek, adaletli karar hedefine erişmek emeliyle, bir avukat açısından son derece ehemmiyetlidir.

Balzac’ın, “Yasalar örümcek ağları gibidir: zayıfları ağa yakalanır, güçlülerse ağı delip geçer.” sözünün uygulamada geçerli olduğu, cezaevinde yatanların azımsanmayacak oranda bir bölümünün haksız yere içeride oldukları inancı yaygındır. Ne yazık ki yargıya olan bu güvensizlik, “ihkak-ı hak müstahaktır” söyleminin uygulanma rizikonunu ortaya çıkarmaktadır. Kuvvetlinin hukuku değil, hukukun kuvveti egemen olmalıdır. Aristoteles der ki; bir hukuk düzeni güçsüzleri savunduğu ölçüde adil olabilir.

Bilhassa ağır ceza davalarını takip eden, kullanım diliyle bir ağır ceza avukatı olarak, dikkat çekmek isterim ki, hukuka duyulan güven gittikçe azalmakta, yargının adaleti sağladığına ait inanç zayıflamaktadır.

Yargılama makamları açısından bunun belli başlı nedenleri, yargıçların eğitimlerinin yeterli olmaması, eğiticilerin eğitme kapasitesinin sorgulanmıyor olması, bilhassa ağır ceza mahkemesi başkanı, daire başkanı, Yargıtay azası gibi sıfatlı atamaların objektif kriterler gözetilmeden ve adli statüye uygun bir teste tabi tutulmadan belirlenmesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Giderek bunların da önüne geçen algı, yargıçların politik kimliğine uygun karar verdikleridir. İtirafçı kabul edilen yargıçların ifadeleri bu inancı doğrulamaktadır. İşin acı tarafı, isimi geçenlerin görevden uzaklaştırılmış olmaları, yargıya olan güveni artırmamıştır. Gerek savcıların, gerekse yargıçların yönlendirmeyle tahkikat ve kovuşturmayı yürüttükleri, yüksek yargı uzuvlarının da aynı doğrultuda davrandıkları inancı, natürel olarak dava taraflarını politik referansa yönlendirmektedir. Nitekim bir ağır ceza avukatı olarak, en çok karşılaştığım ve ama yanlış yol olduğunu vurguladığım suallerden biri, soruşturmaya-davaya bakacak kişinin siyasi kimliğinin ne olduğudur. Çünkü belli bir siyasi görüşe yakın olduğunun anlaşılması vaziyetinde, avukatın bir işlevinin da olmayacağına inanılmakta, siyasi aracıları devreye sokma yolu seçenek edilmektedir.

Dava taraflarının, dosyalarının yeterince incelenmediği düşüncelerini haklı gösterecek yansımalardan biri de onama kararlarındaki artıştır.

Yargıtay’a olan güvensizliği iki temel nedene dayandırmak imkanlıdır. Bunlardan biri aza seçimine, ötekisi de tetkik hâkimliği sistemine ilişkindir.

Sahiden Yargıtay azalığı seçiminde takdir yetkisi kısıtlanmadıkça, akademik unvan, sicil, disiplin, kıdem, yaş, evvelki sıfatlar, mesleksel geçmiş dikkate alınmadıkça ve daha da ilerisi objektif imtihan sistemi getirilmedikçe Yargıtay’ın içtihat üreten ve güven veren bir müessese olmasını beklemek zordur.

Yargıtay tetkik hâkimliği sistemi de son derece sıhhatsiz çalışmaktadır. Bilinmektedir ki, Yargıtay kararları tetkik hâkimlerinin iki dudağı arasından çıkacak anlatıma dayalı verilmektedir. Karara imza atan Daire başkan ve azalarının bizzat dosyaları inceleme metodu yoktur. Ancak çok olağandışı hallerde, çok ciddi bir şüphe duyulursa veya bir dosya kamuoyuna mal olmuşsa kısa müddetliğine üyelerin bir veya birkaçı dosyalara göz atmaktadır. Bir tetkik hâkimi için en kolay karar onamadır. Zira onama kararı vermek için dosyayı çok detaylı incelemeye gerek yoktur. Onama kararlarında uygulanan şablonlar yeterli gelmektedir. Ancak bir bozma kararı verilmesi vaziyetinde dosyaya çok daha fazla zaman ayırmak gerekmektedir. İster iş yükü hasebiyle olsun, ister tetkik hâkimlerinin yetersizliği olsun, hangi nedene dayanırsa dayansın neticede dosyalar yeterince incelenemeden karar verilmektedir. Bunu, incelenen dosya başına düşen müddetten de anlamak imkanlıdır.

Çözüm metodu olarak ileri sürülebilecek tekliflerden biri, tetkik hâkimliği sisteminin kaldırılması ve yeni kurulan İstinaf mahkemelerinde olduğu gibi dosyaların bizzat Daire başkan ve azaları tarafından incelenmesidir. İş yoğunluğu karşısında bu teklifin uygulanması vaziyetinde çok büyük bir yığılma olacağı ile ilgili şüphe yoktur. Ancak adalet duygusunun tatmini, yargıya olan güvenin tesisi itibariyle, niteliğin niceliğin önüne geçmesi koşuldur. Bu da belirtilen yöntemle sağlanabilir.

Bir diğer çözüm yöntemi, tetkik hâkimliği kalitesinin yükseltilmesidir. Yargıtay’da uygulanmakta olan sisteme devam edilecekse, tetkik hâkimi seçiminde dikkatli olunması, bu doğrultuda kıdem, sicil, liyakat gibi objektif kıstasların getirilmesi yargının kalitesini artıracaktır.

Hukuka uygun karar vermenin ve adalete olan güveni artırmanın ön koşulu, yargı bağımsızlığı ve yargı tarafsızlığıdır. Birini diğerinden ayrı düşünmek imkansızıdır.

Mevzuatta yer verilmiş olması, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı için yeterli değildir.

Yargı bağımsızlığı, yargıçların yerine getirdikleri görevden dolayı, baskılara ve müdahalelere karşı savunmasıdır. Kararların hukuka ve yüreğe dayanmasıdır.

Tarafsızlık, önyargılardan, peşin kararlardan arınarak mevzuata uygun karar vermektir.

Yargı bağımsızlığı, toplanan ispatlarla, iç ve dış baskı ve tesirlerden uzak, güven verici bir ortamda karar verilmesini gerektirir. Yargının tarafsızlığı ise, yargısal faaliyette çıkar ilişkisinin bulunmaması mananına gelir.

Baskılara maruz kalan bir yargıcın, baskılayanların istemine uygun karar verme ihtimali yüksektir. Bu haliyle bağımsızlık, tarafsızlığın bir ön koşuludur. Kararı etkileyen baskı değil, hukuk ve yürek olmalıdır.

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri, hukuk devleti olmanın bir gereğidir. Bu yüzden bir hayli üniversal vesikada yerini almıştır. Bu kapsamda, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 10. maddesi, Şahsi ve Siyasal Haklara İlişkin Beynelmilel Sözleşmenin 14. maddesi, AİHS’nin 6. maddesi, yargı bağımsız ve tarafsızlığına, adil yargılanma hakkının önemine işaret etmektedir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ’de AİHS’nin 6. maddesine atıf yaptığı kararlarında vurgulandığı üzere, bir mahkemenin bağımsız olduğunun kabul edilebilmesi için, üyelerinin atama biçimi, görev müddetleri, dışarıdan gelebilecek baskı ve müdahalelere karşı garantilerin varlığı yanında, yargılama makamının bağımsız bir görünüme sahip olması gerekir.

Hukuk devletinden söz edeceksek, adalete olan inancın ve yargıya duyulan güvenin sağlanması koşuldur. Unutulmamalı ki, suçlunun salıverilme ettiği yerde, vicdanlarda karar giyecek olan yargıçtır. Neticede adaletsizliği yok edecek olan da adaletin kendisidir.

Yargısı bağımsız olmayan bir ülkenin kendisi de bağımsız olamaz. Unutulmamalı ki, adaletten yoksun bir devlet çökmeye mahkûmdur. Montesquieu’nun dediği gibi, bir rejimde, halk artık adalete inanmıyorsa, o rejimin kendisi mahkûm olur.

Hak arayanların da, itham edilenlerin de gönül rahatlığıyla yargıya sığındığı, yargıya güvenin ve adaletin gerçekleştiği inancının dorukta olduğu yarınlara

İletişim: (0324) 336 55 58

Avukatlık

Hukuk devletinin en ehemmiyetli özelliklerinden biri savunma hakkının ön tasarıda olmasıdır. Savunma hakkı, son zamanlarda adaletli yargılanma hakkının da bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda avukat, hak arama özgürlüğünün güvencesi kabul edilmektedir. # Mersin Avukat

Avukatlık mesleği, desteğini 1136 sayılı Avukatlık Yasasından almaktadır. 1136 sayılı Avukatlık Yasasının 1’inci maddesinin ikinci fıkrasında, avukatın, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil ettiği vurgulanmıştır.

Avukatlık bir taraftan serbest meslek olarak tanımlanmakta, diğer taraftan mesleğin kamu hizmeti olduğuna vurgu yapılmaktadır.

Avukatlık, sadece savunma değil, bu arada hak arama mesleği olarak tertip etmiştir.

Yargılama faaliyeti iddia (sav), savunma ve karar olmak üzere üç ana unsurdan oluşmaktadır. Bunlardan biri olmaz ise yargılamanın üç ayağından biri eksik demektir. İşte avukat yargının kurucu unsurlarındandır.

Avukat, tahkikat veya uyuşmazlık başlangıcından, infaz veya hakkın yerine getirilmesi evresine kadar müvekkili temsil eder.

Avukat adli bilgilerini ve tecrübelerini adaletin gerçekleşmesine katkı sağlamak emeliyle kullanır.

Hukuk yargılamasında, dava daha çok taraf iddia, savunma ve ispatlarına dayandığından avukatın bilgi ve yeteneği büyük ehemmiyet taşımaktadır. Temelde haklı olunsa dahi, ileri sürülmesi şart olan bir bilgi veya delilin vaktinde sürülmemesi veya vakitsiz sürülmesi ya da vaktinde ve yerinde reaksiyon gösterilmemesi davanın, dolayısıyla hakkın kaybına sebep olabilecektir.

Ceza yargılamasında, re’sen araştırma ilkesi uygulanmakla beraber, yargının kurucu unsuru olan avukatın adaletin gerçekleşmesindeki işlevi davaya kattığı değer ile doğru orantılıdır.

Bir yargıcın, bir savcının mevzuatı ve uygulamayı eksiksiz bilmesi olası olmadığı gibi, bir avukatın da her tür davayı aynı derecede bilmesi imkansızdır. Konuya yeterince hakim olarak, adalete olan katkının en üst düzeye erişmesi itibariyle, avukatın belirli dava türleri üzerinde uzmanlaşmasında fayda vardır. Mesela, kamuoyunda ağır ceza avukatı, en iyi ceza avukatı, aile avukatı, icra avukatı gibi sıfat taşıyan avukatlar olduğu bilinmektedir.

Bunlardan örnek olarak ağır ceza avukatı üzerinde duralım. Ağır ceza avukatı denince ne anlatılmak istenmektedir? Bu meselenin cevabını arayalım.

Her alanda olduğu gibi avukatlıkta da uzmanlaşmakta fayda vardır. Nasıl hepsi doktor olduğu halde, bir göz uzmanı, bir dermatoloji uzmanı varsa avukatın da ağır ceza avukatı, aile avukatı, icra avukatı şeklinde uzmanlaşmasının davaya daha çok katkı sağlamaya yol açacağı açıktır.

Örnekten yola çıkılacak olursa; ağır ceza avukatı denince akla gelmesi şart olan, ister avukatlıkta geçirilen uzun süreç, ister hakimlik savcılık yapmış, ister yüksek lisans yapmış, ister değişik bir akademik çalışma yapmış veya özel gayretle kendini geliştirmiş olsun, avukatın ağır ceza davaları ile ilgili oranla daha çok bilgiye sahip olduğu, kendini o konuda geliştirdiğidir. Nitekim bir hayli kendini ağır ceza avukatı olarak tanımlayan avukatların hukuk davalarında kendilerini yetersiz görerek bu ve benzeri davalara bakmadıkları gözlemlenmektedir. Kamuoyunda ağır ceza avukatı denilince anlaşılan, avukatın ağır ceza mahkemesinde görülen davalarla alakalı kendini geliştirdiğidir. Ağır ceza davalarına ağırlık verdiğidir.

Yargıtay’da, temyiz davalarında bir takım ülkelerde olduğu gibi, bizde de belli kıdeme veya başkaca kritere sahip avukatın takipte bulunma yetkisine sahip olması oranla avukatlık kalitesini artırabilecektir.

En iyi avukat, iyi avukat, en iyi ceza avukatı, en tanınmış kişi avukat, en tanınmış kişi ceza avukatı yerine, ceza avukatı, ağır ceza avukatı, aile avukatı, icra avukatı gibi ihtisas alanlarının oluşmasının yargıya katacağı kalite tartışmaya değerdir.

Mersin Avukat İletişim :  (0324) 336 55 58

Ağır Ceza Avukatı Hangi Özelliklere Sahip Olmalıdır

Ağır Ceza Avukatı Hangi Özelliklere Sahip Olmalıdır

Genel manada avukatlık mesleğinin özelliklerine, bu kapsamda ceza avukatlığına değinmiş, ağır cezalık davalarda bir ağır ceza avukatı olmanın ehemmiyetine vurgu yapmıştım.

Geçen vakit içerisinde karşılaştığım sual ve meseleler, konuyu yine gündeme getirmemi ihtiyaç duyulan kılmıştır.

Bu yazıda, ağırlıklı olarak bir ağır ceza avukatında aranması şart olan özellikleri irdeleyecek, ağır ceza avukatı olmanın mesuliyet ve gereklerine yer vereceğim.

Konuyu, genel hatlarıyla giriş, ağır ceza davalarında uygulamada karşılaşılan meseleler, ağır ceza avukatı olmanın ehemmiyeti ve genel değerlendirme olmak üzere, dört ana başlık altında ele alacağım.

A. Giriş

Malum, yargı örgütü, ana bölümleme olarak adli, yönetimsel ve askeri yargı şeklinde sınıflandırılmıştır. Ceza avukatlığına yönelik olduğundan, değerlendirme adli yargı açısından yapılacaktır. Bu doğrultuda bakıldığında, adli yargı, hukuk ve ceza olmak üzere iki ana grupta toplanmaktadır.

Ceza yargılaması; tahkikat açısından, asal bakımından Cumhuriyet savcıları ve sulh ceza hâkimlikleri, kovuşturma açısından da ceza mahkemeleri aracılığıyla yürütülmektedir. Ceza mahkemeleri ise son zamanlarda, asliye ceza ve ağır ceza olmak üzere, iki ana mahkemeden oluşmaktadır.

5235 sayılı yasanın 12. maddesi uyarınca, ağır ceza mahkemeleri, yasaların ayrı olarak görevli kıldığı hâller gizli kalmak üzere, Türk Ceza Yasasında yer alan yağma (m. 148), irtikâp (m. 250/1 ve 2), resmî vesikada düzmececilik (m. 204/2), nitelikli dolandırıcılık (m. 158), hileli iflâs (m. 161) suçları, Türk Ceza Yasasının ikinci kitap dördüncü bölümünün dördüncü bölümünde tanımlanan Devletin güvenliğine karşı suçlar, beşinci bölümünde tanımlanan Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, altıncı bölümünde tanımlanan Ulusal savunmaya karşı suçlar ve yedinci bölümünde tanımlanan Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları (318, 319, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç) ve 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davalar ile ağırlaştırılmış ömür boyu mapus, müebbet hapis ve on seneden fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla alakalı dava ve işlere bakmakla görevlidir.

Görüldüğü üzere, ağır cezalık davalar isimleri kadar muhteva itibariyle de ağır suçlardan oluşmaktadır. Bu vesileyle, kendileri kadar avukatlığının da ehemmiyeti büyüktür.

B. Uygulamada Karşılaşılan Meseleler

Ceza yargılamasında malum, re’sen araştırma ilkesi uygulanmaktadır. Dolayısıyla, iyi bir soruşturma ve kovuşturma davanın mukadderatını etkiler. Re’sen araştırma ilkesi sebebiyle, iyi bir savcı ve yargıç kontrolündeki bir davanın seyri de iyi olacak, adil bir neticeye erişmekte büyük rol oynayacaktır. Ancak, yeterince birikimli olmayan veya kendini veremeyen bir savcı ve yargıç idarenindeki bir davanın aynı şekilde adaletsiz bir netice yaratabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır.

Ülkemizde, soruşturma ve kovuşturma dosya sayısının milyonlarla dile getirildiği ve ancak oniki bin savcı ve yargıcın görev yaptığı gözetildiğinde, tüm soruşturma ve kovuşturmaların sıhhatli sonuçlanmasını beklemek büyük bir iyimserlik olur. Nitekim bu yüzden, sık sık soruşturmaların ve yargılamaların adaletsiz sonuçlandığından yakınılır.

Yukarıda izah eden hatalı sonuçların önüne geçmenin en ehemmiyetli yolu yargıya yardımcı olmaktır. Natürel olarak bunu da yapacak olan avukatlardır.

Gerek yargıç ve Ağır Ceza Mahkemesi başkanı, gerek Yargıtay Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığım dönemlerde bizzat edindiğim gözlemlerden ve gerekse emekli olduğum 2013 seneninden bu yana karşılaştığım yakınmalardan, bir hayli dosyada ne yazık ki avukatların yargılamaya ciddi bir katkı sağlamadığını veya sağlayamadığını görüyorum.

Uygulamada, avukatların ceza yargılamasına katkı sağlamada yaşadıkları sıkıntının temelinde yatan etkenin, büyük ölçüde ihtisas alanı farklılığından kaynaklandığını gözlemledim. Bu kapsamda, sözgelişi daimi icra avukatlığı yapan ve belki hayatı süresince özel ihtisas gerektiren bir uyuşturucu davasına şahit olmamış bir avukat, belirtilen bir davada katkı sağlayamamaktadır. Aynı mesele, ağırlaştırılmış ömür boyu, ömür boyu veya 15-20 senelik mapus cezalarını gerektiren öldürme, yağma, düzmececilik, dolandırıcılık gibi suçlarda da kendini göstermektedir.

Dava dosyalarını incelerken karşılaştığım hatalar, daha çok, şart olan yerde müdahale etmeme, aleyhe gitmekte olan gelişmeyi görmeme, var olan bir ispatın değerlendirme dışı bırakılmasına suskun kalma, uydurulan bir delilin sonradan yaratıldığını fark etmeme, dosyaya yeterince hakim olmama, hangi davada ne tür delillerin toplanması gerektiğini bilmeme, müddetlerin farkında olmama, yargılama yolunu yeterince bilmeme şeklinde kendini göstermektedir. Bu nedenleri daha da artırmak imkanlıdır.

Davanın taraflarından aldığım belli başlı yakınma ve tesbitler, sadece tanıdık olunduğu için, uygun fiyat söylendiği veya ücret alınmadığı için, net salıverdiririm veya net salıverilme ettiririm dendiği için, netice almada belirli bir üst müddet verildiği için, görülen dava ile ilgili gerçekte yeterli bilgi sahibi olunmadığı halde uzmanmış gibi izlenim bırakıldığı için, adli olmaktan çok değişik yollarla netice alınacağı teminatı verildiği için avukatın tutulduğu şeklindedir.

Bu ve buna benzer örnekleri artırmak imkanlıdır. Kolay bir örnek vermek gerekirse, Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığı yaptığım dönemde, bir yargılama esnasında, maznun hakkında Cumhuriyet Savcısının daha az ceza öngören legal savunma hudutlarının aşılması kararlarının uygulanmasını istediği bir davada, sanık avukatının ısrarla müvekkili için daha çok ceza öngören haksız tahrik kararlarının uygulanmasını istediğine bizzat şahit olmuşumdur. Bundan çıkardığım sonuç, ağır ceza davasında sanık vekilliği yapan tüm avukatların ceza hukuku alanında yeterli bilgiye sahip olmadığı ve müvekkili lehine davranamadığıdır.

B. Ağır Ceza Avukatı Hangi Özelliklere Sahip Olmalıdır

Bir evvelki yazımda, tüm hukuk dallarında yarım bilgi sahibi olmaktansa, belirli bir dalda uzmanlaşmanın ehemmiyetine değinmiştim. İnancım odur ki, her şeyi bildiğini iddia eden, aslında her şeyin bilinemeyeceğini bilmeyendir. Diğer anlatımla, her şeyi yaparım demek, hiçbir şeyi tam yapamamak demektir.

Ne yazık ki ülkemizde avukatlıkta uzmanlaşma müessesesi yoktur. Çoklukla ağır ceza davası alan avukatlara da ağır ceza avukatı değil ceza avukatı denmektedir. Ceza avukatı tabiri de resmi bir unvan değil halk arasındaki bir söylemdir. Halk arasında ceza soruşturmalarını ve davalarını takip eden avukatlara ceza avukatı denilmektedir.

Ağır ceza avukatı, ceza avukatı, iyi veya çok iyi ağır ceza yahut ceza avukatı, hangi dava ve ispat olursa olsun, müvekkilini salıverilme ettiren veya müvekkili lehine salt netice alan avukat demek değildir. En iyi ceza avukatı da olsa, avukatın işlevi, davaya katkı sağlamaktır. Müvekkil lehine görülemeyenlerin görülmesini sağlamak, teorik ve uygulama alanından kaynak bulmak ve bunları yerinde ve vaktinde kullanmak, eksiklikleri ve hataları fark etmek ve gidermeye çalışmaktır.

İyi bir ceza avukatı, istisnai vaziyetler mevzubahis olmadıkça hukuk davası almaz. Uzmanlaşma her alanda olduğu gibi ceza avukatı olmada da büyük ehemmiyet taşımaktadır. Bu vesileyle, “iyi bir ceza avukatı veya ağır ceza avukatı hangi özelliklere sahip olmalıdır?” sorusuna verilecek cevap, ilk olarak alanında iyi olmaktır. Ceza ile ilgili kendini geliştirmiş, bu alanı bir uzmanlık olarak görmüş olmaktır. Aslında iyi bir ağır ceza avukatında aranması gereken özellikler kendi isminde saklıdır.

Her şeyden önce ceza hukukunu iyi bilmek gerekir. İyi bir ceza avukatı, ceza usulünü çok iyi bilmelidir. Usulü iyi bilmeyen, esas hakkındaki bilgisini de tam olarak yansıtamaz. Usul esasın lideridir. Hukuk ve ceza usulünün ciddi farklılık gösterdiği sistemimizde, hem hukuk hem de ceza alanında uzman olmak hemen hemen imkansız denecek kadar zordur. Otuz seneye yakın kısmen hukuk ve büyük ölçüde ceza yargıçlığı yapmış biri olarak, bir hukukçunun, dolayısıyla bir avukatın her ikisinde bu arada uzmanlaşabileceğine inanmıyorum. Nitekim bende kendimi çok kısa bir hukuk yargıçlığından sonra, sulh ceza, asliye ceza yargıçlığı ve ağır ceza mahkemesi başkanlığı yapmak ve en son Yargıtay Cumhuriyet Savcılığından emekli olmak suretiyle ceza hukuku alanında geliştirdim. Bu yüzden, bilgi sahibi olduğum halde, avukatlık yaparken hukuk davası almamaya önem verdim. Avukatlık mesleğini yürüttüğüm sürece bunu böyle devam ettirmeyi de düşünüyorum. Unutulmamalı ki, özgürlüğü kısıtlamak, insana verilebilecek en büyük cezalardandır. Bu yüzden insan özgürlüğü ile direk ilintili bulunan ceza avukatlığı aynı paralellikte önem taşımaktadır.

İyi bir ağır ceza avukatında aranması gereken özelliklerden biri, isminden da anlaşılacağı üzere, ağır ceza avukatı olmak, diğer bir anlatımla cezanın ağırını bilmektir. Ceza hukuku geniş bir alandır. Ceza davaları da aynı doğrultuda çok kapsamlıdır. Burada önemli olan husus, ceza içerisinde ağır cezaya da yeterince hakim olmaktır.

Ağır ceza avukatı, ağır cezalık davalarda uzmanlaşmış avukat demektir. Ağır cezalık davalar ise yukarıda izah etmiştir. Bu kapsamda bakıldığında, ağır cezalık suçlar konusunda tecrübeli olmak, kendini geliştirmiş olmak gerekir. Yedi seneye yakın ağır ceza mahkemesi başkanı, on iki sene kadar da Yargıtay Cumhuriyet Savcısı sıfatıyla ağır cezalık davalara bakan bir uygulayıcı ve sonrasında ağırlıklı olarak ağır cezalık davaları takip eden bir avukat olarak, ağır cezalık davalara ve dolayısıyla uygulamadaki isimiyle ağır ceza avukatlığına kendimi yakın hissediyor ve hukuk davası almamaya önem veriyorum. Görüşüm odur ki, ceza avukatı, hukuk avukatı, idari yargı avukatı gibi alanlarda uzmanlaşma olmadıkça ne iyi bir ağır ceza avukatı ne de iyi bir hukuk veya idari yargı avukatı olunabilir.

İyi bir ağır ceza avukatında aranması gereken özelliklerden biri de, isminde da bulunduğu üzere ceza avukatlığında iyi olmaktır. İyi kavramını uzmanlaşma şeklinde anlamak gerekir. Ceza veya ağır ceza konusunda bilgi sahibi olmak iyi bir ağır ceza avukatı olmak için yeterli değildir. Halk dilinde de olsa bu sıfatı alabilmek için, imkanlı olduğu kadar ceza alanında kendini geliştirmek koşuldur. Tabiidir ki, uzmanlaşma, çok fazla emek ve mesai gerektirir. Bu da ancak birikimle veya diğer hukuk alanlarına harcanacak zamana karşılık yalnızca bu alana odaklanıp sürekli kendini geliştirmekle imkanlıdır. Halk arasında yaygın olan “iyi bir ağır ceza avukatı sanığı ipten alır” sözü de ancak böyle gerçekleşebilir.

Yukarıda yazılı özelliklere sahip olan bir avukatın, tabii olarak özgüveni yüksek olur. Buşekilde kendine güvenle işe koyulan bir avukatın muvaffakiyet talihi da aynı doğrultuda olur. Bu güven istenen sonucu da beraberinde getirir.

C. Genel Değerlendirme

Avukatlık bir savunma sanatıdır. Ceza avukatlığı, kişinin onurunu, hak ve özgürlüklerini savunmakla yakın alakalıdır. Bu nedenle, bir ağır ceza avukatı, hukuka ters seyre karşı gerekli etken rol oynayarak hukuk devletinin oluşumuna katkı sağlar.

İster sanık, ister zarar gören olsun, ne kadar erken avukatın yardımından faydalanılırsa avukatın katkısı o derece yüksek olur.

İyi bir ağır ceza avukatı, üzerine aldığı sorumluluğun şuurundadır. Alakaların duymak istediklerini değil, gerçek vaziyetin ne olduğunu aktarır. Emin bir ceza avukatı, asla davanın sonucu konusunda garanti vermez. Bilhassa, salıverdireceğini, beraat ettireceğini, kesin olarak davayı belli bir istikamette sonuçlandıracağını söyleyenlere temkinle yaklaşılmalı, saygı gösterilmemelidir. Ne yazık ki, bu konuda piyasada ciddi dolandırıcılar vardır. Yargıca, savcıya para vererek veya başka yolla netice alacağını söyleyenlere inanılmamalıdır.

İyi bir ağır ceza avukatı bulduğunuza karar vermeden önce, birebir görüşmekte fayda vardır. Böylelikle avukatın üzerinizde bırakacağı tesir sizi avukatı belirlemede büyük rol oynayacaktır.

Unutulmamalı ki, bir avukat bir davanın neticesiyle alakalı garanti veremez. Bu yüzden, iyi ağır ceza avukatı ararken, sonuçla alakalı net netice bildirenden çok, güven veren, netice almak için en iyi takibi yapmaya ehil ve birikimli olduğuna inanılan avukat seçenek edilmelidir.

 

Mersin Hukuk Bürosu İletişim:  (0324) 336 55 58

Emsal karar: Güvenlik soruşturmasıyla işten atma hukuka aykırıc

Av. İbrahim Cinbaş’ın vrensel gazetesinde yayınlanan yazısı.

 

Mersin 1. İdare Mahkemesi, güvenlik soruşturması gerekçesiyle belediye şirketine alınmayan işçiler için örnek bir karar verdi. Bir işçinin açtığı davayı karara bağlayan mahkeme, güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek işçinin kadroya alınmamasını ve işten atılmasını hukuka aykırı buldu, işe iadesine hükmetti.

Yönetimine kayyım atanan Mersin’in Akdeniz Belediyesi’nde, taşeron işçi olarak çalışan M.B., hükümetin “taşerona kadro” adı altında çıkardığı KHK üzerine 1 Ocak’ta belediye şirketine geçebilmek için başvuruda bulundu. Ancak M.B. Mersin Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü belediyeye gönderdiği yazıda, “Adı geçen şahsın, PKK terör örgütü ile iltisaklı olduğuna dair istihbari mahiyette bilgilerin bulunduğunu” iddia ederek, şirkete alınmasının uygun olmadığını ileri sürdü. Belediye yönetimi de güvenlik soruşturmasını gerekçe göstererek kadroya almadı ve M.B. işsiz kaldı.

Güvenlik soruşturmasına dair somut bilgi-belge bulunmadığı halde belediyenin takdir hakkını keyfi kullanıldığını dile getiren M.B. avukatı İbrahim Cinbaş aracılığıyla mahkemeye başvurarak, kararın iptalini ve özlük hakları ile yoksun kaldığı parasal haklarının tazmin edilmesini istedi. Mersin 1. İdare Mahkemesi 18 Ekim’de, M.B.’yi haklı bularak özlük ve parasal haklarının tazminine karar verdi. Böylece M.B.’nin belediye şirketine alınmaması kararını ortadan kaldıran mahkeme, işe dönüşüne karar verdi.

‘İSTİHBARİ BİLGİ NOTU TEK BAŞINA HUKUKİ NEDEN DEĞİL’

Mersin 1. İdare Mahkemesi, kararında, istihbari bilgi notunun varlığının tek başına hukuki bir neden olarak kabul edilemeyeceğini belirterek, güvenlik araştırması yapılırken ulaşılan bilgi ve kanaatin somut, güvenilir ve hukuken denetlenebilir olması gerektiğine dikkat çekti. Mahkeme kararında şu ifadelere yer verildi: “Davacının atanma talebinde bulunduğu görevin gizlilik dereceli bir görev olmadığı ve istihbari  bilgi notunda yer alan değerlendirmenin hukuken geçerli başka bilgi ve belgelerle somut olarak davalı idarelerce ortaya konulamadığı halde, istihbari bilgi notunda yer alan değerlendirmelere istinaden davacının güvenlik soruşturmasının olumsuz kabul edilerek sürekli işçi kadrosuna atanmasına dair başvurusunun reddine ilişkin dava konusu işlemlerde hukuka uyarlılık bulunmadığı sonucuna varılmaktadır. Dava konusu işlemin hukuka aykırılığı sabit görüldüğümden davacının bu işlem nedeniyle yoksun kaldığı özlük ve parasal hakların dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tazmini gerektiği açıktır. Dava konusu işlemlerin iptaline…”

‘BENZER DURUMDAKİ DOSYALARA EMSAL TEŞKİL ETMELİ’

M.B.’nin avukatı İbrahim Cinbaş İdare Mahkemesi’nin kararını şöyle değerlendirdi: “Akdeniz Belediyesi’ne kayyım atanması sonrası HDP döneminde işe alınan yüzlerce işçi işten çıkarılmış, kalanlardan bir kısmı da kadroya alınma sürecinde haksız şekilde işten çıkarılmıştı. Kayyım yönetimi tarafından Mersin Büyükşehir Belediyesi ile bütün ilçe belediyelerindeki toplam çıkarılan sayıdan daha fazla işçinin işine, güvenlik soruşturması gerekçesiyle son verilmişti. İdare Mahkemesince verilen bu karar ile işçilerin soyut, temelsiz iddialarla işten atılmalarının önüne geçilmiş oldu, kararın gerekçesinde istihbari bilgi notunun hukuk karşısında geçerliliği olmadığının üzerinde durulması, hukuk devletinde yalnızca şüphe ile hareket edilemeyeceğinin vurgulanması önemlidir. Bu karar benzer durumdaki dosyalara emsal teşkil etmesi gereken önemli bir karardır. Mahkemece verilen bu karar ile keyfi işten atmaların son bulmasını diliyoruz.”

 

gazetede yer alan yazı  https://www.evrensel.net/haber/364760/emsal-karar-guvenlik-sorusturmasiyla-isten-atma-hukuka-aykiri

“İş Davası” ve “İş Hayatı” hakkında güzel bir makale

İş Davası Avukatı Mersin

Son senelerde dikkatimi çeken ve gelecek için kaygı yaratan konulardan birisi özgürlük isimi altında kaidesiz, rol model hatalarıyla büyütülen çocuklar. Davranışlarına  hiçbir hudut konulmamış çocuklar. Geçenlerde bir uçak yolculuğunda 5-6 yaşlarında bir erkek çocuğu ve annesinin yanına oturdum. Çocuk oturduğum an itibarıyla böğüre böğüre ‘’onun burada oturmasın istemiyorum, bura bizim, kalksın’’ diye ağlama ve mızırdanma arasında gider gelirken buna annesini tartaklama, koltuğu tekmeleme davranışları ağlamaya  eşlik ediyor. Annesinin ‘’erkek çocuğum, dur, sus, ayıp’’ telkinleri umurunda dahi değil. Ters ters bana baktığı sıra eğildim ve dedim ki ‘’bak küçük bey, burası benim koltuğum, burayı tıpkı sizin gibi para ödeyip aldım. Gidip oturabileceğim başka yer yok, olsaydı da gitmezdim zira burası bana ait, sen de burayı benimle paylaşmak zorundasın. Haaa, sen böyle ağlamaya devam edip beni ve buradaki insanları rahatsız etmeye devam edersen ben birazdan kaptandan uçak kalkmadan seni indirmesini rica edeceğim.’’ Musluktan sızan son damla su örneği bir kere daha mıyyy çekip oturduğu koltuğa sızıp kaldı yolculuk süresince. Manipülasyonla her dediğini yaptırmaya alışmış çocuklar her seferinde isteklerinin dozunu biraz daha artırıp koşulları zorluyorlar.

Bu yazının yazılış emeli; insan kaynakları ve iş hayatı açısından konuyu değerlendirmek . Çünkü kaidesiz ailelerde yetişmiş fert  ile sınırların konulduğu, demokratik kaidelerin olduğu aile ortamında yetişmiş birey arasında çok ciddi farklar var. Bunu, işe geliş gidiş disiplininden tutun, kişiler arası iletişimi, giyim kuşamına özeni, mesuliyet şuuru, dirayeti, empatisi, nezaketi gibi pek çok  noktadan tespit edebiliyorsunuz. Kaideler dışında çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şeyi iyi birer rol model. Hepimiz çocuk olduk vesselam. Öğütten  ziyade gördüklerimizden beslendik.

İŞ DAVASI AVUKATI MERSİN

Stanford Üniversitesi hocalarından Prof. Dr. Walter Mischel in çocuklar üzerinde yapmış olduğu bir çalışma bu vaziyetin gerçekliğini gözler önüne seriyor. Prof. Mischel bir grup çocukla yaptığı çalışmada çocukları tek tek odaya alıyor ve masaya oturtuyor. Masa üzerinde ise onları cezbedecek bir çikolata bırakıyor. Ve onlara şöyle diyor; ‘’Ben şimdi dışarı çıkıyorum, dilersen bu çikolatayı yiyebilirsin fakat yemez isen döndüğümde sana bir tane daha çikolata vereceğim’’  Çocukların %72 si beklemeyerek çikolatayı yemeği seçenek etmişler. Araştırmanın ikinci bölümü ise bu çocukların yetişkin oldukları dönemlerde yapılıyor. Profesör bu çocuklara yıllar sonra eriştiğinde o gün oto kontrol ile ilgili performans gösteren çocukların gerek iş gerekse okul hayatlarında son derece başarılı olduklarını  görüyor. Ailede eksik yetişen çocuk iş hayatında nasıl bir yetişkin olur;

  • Ailesinde hakkaniyet görmeyen çocuk kuvvetle muhtemel iş hayatında da pek çok adaletsizlik yapacaktır.
  • Ailede şahsi hijyen, tuvalet kullanım terbiyesi, duş ve el yıkama ile ilgili eğitim almayan adam toplantıda ter kokacak ve çıktığı tuvaleti temizlemekten aciz olacaktır.
  • Ailesinde uyku düzeni, yatma ve uyanma düzeni olmayan, çocukluğu süresince bu işlerde keyfi takılmış tipler daimi işe ve randevularına geç kalma davranışı tekrarlayacaktır.
  • Aile içinde müsaade almadan, diğer aile ferdinin rızası olamadan onun mekanını, eşyasını, vaktini gasp etmeyi öğrenmiş kişi yetişkin hayatında da iş arkadaşlarına aynısını yapmayı hak görecektir.
  • Ailede hane içinde sigara içiliyor diğerlerinin sıhhati ve rahatsız olması ihtimali göz ardı ediliyorsa kişi aynısını büro ortamında da yapacaktır.
  • Ailesinde korku ve öğüt kültürüyle yetişmiş kişi, iş hayatında da aynı dili kullanacak daimi nasihat verme ve tehditkâr üslup tarzı olacaktır.
  • Özgür ve özgüvenli yetiştirme isimi altında ailesi tarafından hiç negatif geri bildirim yapılmamış ve frenine basılmamış kişi, iş hayatında aldığı ilk negatif geri bildirimle sukutu hayale uğrayıp belki hemen istifayı masaya bırakacaktır.
  • Ailesi tarafında sürekli idare edilmiş, aşırı desteklenmiş tipler iş hayatında aynı fedakarlığı çalışma arkadaşlarında da bekleyecek, yapılmadığında hırçınlaşacaktır.
  • Ailede bir özgüven yumağı haline getirilmiş, sürekli övgüyle beslenmiş tipler de gerçek hayatın içine karıştıklarında bu istikametleri beslenmediğinde örselenebiliyorlar.
  • Anasının bir yumurta pişirtmeye kıyamadığı, tersine çıkarıp attığı pijamalarını katladığı, yediğini önüne yemediğini arkasında bırakılan çocuk, yetişkin hayatında hep sorumluluğun başkalarında olması isteğinde olup, ergen davranışları sergileyecektir.

Bu liste uzar gider. Sevgili anne ve babalar tutumuzun çocuklarınızın kişilik gelişimi üzerindeki tesirini yadsımayınız. Uzmanlar; çocuğa aşırı disiplin ve aşırı sevgi beraber verilirse kaygılı ve güvensiz, aşırı disiplin ve yetersiz sevgi saldırgan ve anti sosyal, aşırı sevgi ve  yetersiz disiplin sorumsuz ve yetersiz sevgi ile yetersiz disiplin alanların ise aşırı içe kapanık olduğunu gösteriyor. Balansı ayarlamak zor ama farkında olmak ehemmiyetli.

Çocuklarınızı dış dünyada insanları yormayan, kendisi sürekli bocalamayan, çalışmaktan korkmayan, şımarık olmayan bireyler olarak yetiştirmek üzere kaideler koymayı, sürdürülebilir bir meblağlılıkla davranmayı ve iyi birer rol model olmayı asli göreviniz biliniz çünkü ters vaziyetler hem çocuğunuzun hem de çevrenindeki insanların hayatını oldukça zorlaştıracaktır.

 

Mersin Hukuk Bürosu